Uzay soz konusu olduğunda herhangi bir olay icin kesin yargılara varmak oldukca zor oluyor. Yeryuzundeki kesin gozlemlerimizi uzay icin yapmamız neredeyse imkansız.
Atmosfer icin de benzer bir durum soz konusu. Denizlerin kıyılarda, karanın en yuksek dağın zirvesinde bittiğini gorebiliyoruz. Atmosferin nerede bittiğini ise ayıran net bir cizgi yok.

Uzayla ilgili bir calışma yaparken değerlendirmeler “Burada şu varmış.” şeklinde yapılmıyor. Cok uzaktan gozlemlediğimiz olguları değerlendirirken “A etkisi bu noktada B etkisine ustun gelmiş.” diyerek cıkarımlar yapıyoruz. Bir noktada yercekimi dalgaları uzayın vakum etkisine ustun gelmeye başlıyor ise orada bir gok cismi olduğunu -goremesek de- anlamış oluyoruz.
Dunya’nın atmosferinin eskiden 100 kilometre boyunca devam ettiğine inanılıyordu. Yani dikey olarak gidebilen bir arabamız olması halinde uzaya cıkmamız yalnızca bir saat surerdi. 20 yıl once ABD-Avrupa’daki SOHO (Solar and Heliospheric Observatory. South of Houston değil.) ortaklığı ile yapılan calışmanın sonuclarına gore atmosfer, aslında 630,000 kilometreye kadar uzanıyor. Bu sonuca gore Ay, Dunya’nın atmosferi icerisinde cok yuksekte hareket eden bir cisim oluyor.

2 Aralık 1995’te uzaya gonderilen SOHO, SWAN adlı guneş ruzgarlarını inceleyen ekipmanı ile atmosferden gelen hidrojen atomlarının uzaydaki yayılımını olctu. Olcume gore 630.000 kilometre mesafede gunduz santimetrekupte 70, gece santimetrekupte 0.2 hidrojen atomu bulunuyor.
Atmosferin nereye kadar yayıldığı ve yoğunluğu uydular icin onemli. Temel olarak belli bir yorungeye oturtulan uydular cok yuksek hızlarda savrularak yorungede donuyor. Surtunmeye sebep olan atomlar, uyduların yavaşlamasına sebep oluyor. Yavaşlayan uydular ic atmosfere duşerek yanıyor.

Araştırmacılar ayrıca bu keşif sayesinde atmosferlerin incelenerek yaşam olan gezegenlerin keşfedilebileceğini duşunuyorlar.